Sinema
Hayatının başrolünü oynuyor!
Büyük bir kısmını kendi özel hayatından esinlenerek senaryolaştıran Esra İnal, sinemada ender görülen olaylardan birini yaşıyor. Kendi hayatını konu alan bir filmde başrolü üstlenen Esra İnal, Birgün gazetesinden Canan Aydın'ın sorularını yanıtladı. İşte o röportaj:
Ömer Faruk Sorak’ın yeni filmi ‘8 Saniye’ vizyonda. Kadının kendisiyle barışması üzerine kurulu hikâyeyi filmin yönetmeni ve Berlin’de doğup büyüyen Esra İnal ile konuştuk. İnal, kendi hayatının da başrolünde
Bu hikâyeye nasıl ulaştınız, film yapma süreci nasıl başladı?
‘Aşk Tesadüfleri Sever’i çektikten sonra ‘bu kadar tesadüf olur mu’ diye eleştirenler oldu. Biz direkt onlara şöyle dedik; “Bu kadar olmaz daha çoğu da olur.” İkinci hikâyemizi de bu bağlam üzerinden kurguladık.
Tesadüflerin yerini bu kez rüyalar aldı öyleyse…
Aslında sıradan bir kadının rüyasında bir adama âşık olma hikâyesi üzerine bir film yapmayı düşünüyorduk. Devamındaysa gittikçe rüyasında bu adamla yaşadığı aşk yüzünden daha çok uyumayı tercih eden bir kadının hikâyesiydi bu.
Peki sizi Esra İnal ile yollarınız nasıl kesişti?
Yılmaz’ın (Erdoğan) evinde arkadaş grubumuzla oturuyorduk. Sohbet sırasında arkadaşlardan biri bize kız arkadaşının Rüyacı yani ‘Lucid Dreaming’ üzerine seminer verdiğini söyledi. Bizim kurguladığımız hikâyenin ‘Lucid Dreaming’ adıyla bir bilimsel karşılığının olduğunu öğrenince hikâye beni daha çok içine almaya başladı. Nasıl yani dedik ve şaşırdık? “İstiyorsanız telefonunu vereyim konuşun” dedi. Bunun üzerine Esra ile bağlantıya geçtik.
Hemen kabul etti mi?
Yarı inanmış bir şekilde bize randevu verdi. Almanya’ya gittik ve hayat hikâyesini dinlemeye başladık. Böyle oradan oraya koşturan civa gibi bir kızdı Esra. Önümüzde böylesine şahane bir hikâye varken başka bir film kurgulamaya gerek yoktu. Bu filmde de sen oynuyorsun Esra dedim. Acaba mı demeden tabii ki dedi.
Yönetmen olarak oyuncu olmayan birini oynatmak risk değil mi?
Birçok arkadaşımız garipsedi. “Nasıl yani hayatında ilk defa kamera karşısına geçerek oynayacak emin misin?” dediler. Büyük bütçeli bir filmde oyuncu olmayan birini oynatmam konusunda kararlılığıma haliyle şaşırdılar. Ama ben Esra’dan o hissiyatı aldım ve olabileceğine emindim.
Bütçeden bahsetmişken ne kadara mal oldu film?
Yaklaşık 16-17 milyon lirayı buldu.
Hikâyenin ne kadarı gerçek?
Yaklaşık yüzde yetmişi diyelim. Esra’nın ailesininin hassasiyet göstereceklerini düşünerek bazı olayları değiştirmek zorunda kaldık. Gerçek hikâye dememizin önündeki engellerden biri de rüyalardı. Gerçek hayat hikâyesinde esinlenmek demek daha doğru o yüzden.
Bu hikâyede sizi etkileyen şey neydi?
Film, kızımızın aynada “Benim melek kızımı da susturan biri varmış demek ki bu hayatta” diye başlayıp ikinci kararıyla yine ayna karşısında kendisine verdiği o söz ve yüzleşme hali çok değerli benim için. Ben de dedim ki; bu ana bir film yapılır.
Filmin özellikle son sahnelerinde affetme vurgusu çok yapılıyor. Kadın zaten yeterince affedici değil mi sizce?
Ne diyeceğimi bilemediğimiz Özgecan cinayeti yaşandı. O cinayetin ardından Özgecan’ın babasının söylediği cümlenin takipçisiyim açıkçası; “Allah o çocuğun annesine babasına da yardım etsin”. Bu iyi niyetin adedi ne kadar çoğalırsa ve birbirimize ne kadar iyi niyetli cümleler kurarsak bunların önüne geçebiliriz diye düşünüyorum.
Esra çok alışık olmadığımız bir karakter. Dik başlı bir kadın böyle olunca akıl hastası muamelesi görüp tıpkı filmdeki gibi hastaneye yatırabiliyor…
Aynen öyle. Ya deli diyor hastaneye yatırıyoruz, ya bir şey yapıp hapishaneye gönderiiyoruz; kadın ya ölüyor ya da öldürülüyor. Susturulmasıyla ilgili ne gerekiyorsa yapılıyor. Ama Esra bu susturulma meselesi karşısında “Susmayacağım ben” demeyi başaran nadir kadınlardan biri.
NE KADAR GÜÇLÜ OLDUĞUMU GÖRDÜM
Kendi hikâyenizin başrolü olmak zor mu?
Sinemada ‘kendini oynamak’ gibi bir şey yok galiba. Çok romantik bir ortamla karşılaşacağımı zannediyordum ama öyle olmadı. Sahneler var; “Oyna” dediler oynadım. Nasıl yapmam gerektiğini düşüneceğim zaman olmadı.
Gerçekle düş arasında şeyler oldu mu hayatında?
Rüyalardaki olaylar geleceği görmek gibi değil. Tabii filmde bu, dramaturjik olarak öyle gelişti. Rüyalar insanın içindeki ses; uyanık haldeyken duymak istemediğin ama uyurken kaçamadığın gerçek benliğinin, kimliğinin sesi…
Filmde Türkiye’deki aile yapısına çok gönderme var. Almanya’da geçiyor hikâye. Çevrenizdeki aile yaşamıyla da örtüşüyor mu?
Film tarafsız bir yandan bakıyor, suçlayan bir tarafı yok. Ben de iddialı olmayı sevmiyorum. Hayatımda “Hadi protesto edelim” demedim.
Protesto etmek kötü bir şey mi?
Bence güzel şeyleri önermek güzel. Yani sen inandığın bir şeyi yapmak istiyorsan peşine düşeceksin. İnanmadığın şeyle mücadele ederken inanmadığın şeyi güçlendirirsin. Ben de arkasında durmadığım sevmediğim şeye enerjimi vermek istemiyorum. Bakmıyorum ve diyorum ki; “Seni ben büyütmem.”
Bu film ne üzerine?
Koşulsuz sevgi.
Kadının hesaplaşması üzerine değil mi?
Evet. Kendisiyle.
Kadın hep kendiyle hesaplaşmıyor mu zaten?
Şiddet her yerde. Farkındalığımızı güçlendirmemiz gerekiyor. “Hayır” dediğin şeyi yapmak zorunda kalmak da bir şiddet ve bu hepimizin hayatında var.
Nasıl olacak bu farkındalık peki?
Ben bir kadınım ve inanılmaz zorluklar yaşadım. Artık kendimi o kurban rolüne koymak istemiyorum. Çünkü ne kadar güçlü olduğumu ve neler yapabileceğimi gördüm. Neden bazı durumlara düştüğümü, düşürüldüğümü, toplumun hangi yalanlar üzerine kurulmuş olduğunu gördüm. İçimde bir savaş var. Onu ele almam gerekiyor. Aynı saygısızlıkları yaptırdım mı? Hayır. Sevmediğim ortamlardan bedeli ne olursa olsun korkusuzca çıktım.