Connect with us

MAGAZİN

“Bu topraklarda aşklar ölümünedir!”

Published

on

Mardin…                                                                                  yazı dizisi -2

Uzak dediğin, önce içinde birikir insanın, sonrası yalnızca yoldur…
                                                                        Murathan Mungan

Her an kulaklarımıza bilmediğimiz bir dilde, çoook gerilerden, hatırlamakta zorlandığımız ama tanıdık, bildik sesler fısıldayan şehre ayağımızın tozu ile girdik. Üstümüzdeki yorgunluk ılık esen rüzgar ile Mezopotamya’nın üstünde dolaşmaya başladı bile, biz de peşinden.

Küçük çocuk dikkati ile hayretle bakınıyoruz, başka bir ülke, masal kitaplarındaki büyülü şehir.

Elimizde E yayınlarından Güneş Ülkesi kitabı, Yazarı Nükhet Everi. Sokak sokak anlatmış Mardin’i bizim için.

İlk durak PTT Binası… Cadde üstünde Şehidiye Medresesi’nin tam karşısında yer alan yapı, 1890 yılında Mimarbaşı Lole tarafından, Mardin’in önde gelen ailelerinden Şahtana Ailesi  için yapılmış ve anlatılanlara göre Şahtanalardan bir genç Ömerli’de yaşayan bir kızı sevmiş, evlenmek istemiş. Kız, kendisi için Mardin’deki en büyük evin yapılması şartıyla bu teklifi kabul etmiş ve böylece Mardin’deki en büyük U planlı evlerden biri olan Şahtanalar’ın konağı inşa edilmiş. İnce taş işçiliği ve heybetli görüntüsü ile yeni gelin gibi konak, 1930’larda Memleket Hastanesi olarak kullanılmış, daha sonra Palas Otel olmuş. Otele dönüştürülünce şu anda yapının ortasında bulunan kapı, arabaların girebilmesi için açılmış. 1953’te Şahtanalar’dan satın alınan konak PTT tarafından kullanılmaya başlanmış, ortadaki kapı küçültülmüş ve ne yazıkki bize kapalı bu sefer. Çünkü tadilatta. Ben ilk geldiğimde girmiş, bol bol fotoğraf çektirmiştim bu oya gibi işlenmiş yapı ile. Ama bu gelişimde de dokunmak enerjisini hissetmekti amacım, olmadı, olamadı.

Hayal kırıklığımızı arkamıza alıp yüzümüzü Mardin’in denizine döndük biz de. Çay bahçesinde, kahvelerimizi yudumluyoruz küskün küskün, plastik sandalyeler üzerinde. Rüzgar kendimize getiriyor biraz, biraz da kahve. Menengiç, kakuleli, damla sakızlı, dibek her türlü kahve mevcut. Tadıyoruz haliyle ama ağız tadımız İstanbul… Kolay kolay unutturmuyor kendini.
 
karısık

Elimizde yol haritamız Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi’nin yolunu tutuyoruz. Müze iki adım ötemizde. Bulunduğumuz yapı 1889 yılında Ermeni asıllı mimar Sarkis Elyas Lole tarafından Süvari Kışlası olarak yaptırılmış. Alt kat, kışlanın ahır kısmı olarak kullanılmış. Daha sonra Jandarma Komutanlığı Askerlik Şubesi, Jandarma Karakolu ve Vergi Dairesi olmuş. 2000 yılında Çekül vakfının öncülüğünde Mardin Kent müzesine dönüştürülmüş.

Ne umutlar ile nasıl bir hayat yaşamış bu bina, nelere şahit olmuş, ne hikayeler dinlemiş. Şimdi hikaye anlatma sırası onda. Adım adım Mardin’i anlatıyor. Nerelere gidilmeli, ne yenmeli, ne içilmeli, ne yapılmalı, ne alınmalı, dinleri, kapı kolları, abbaraları ile Mardin’i… O artık bu şehrin referansı.

karısık

Abbaralar Mardin’in geçitleri. Mardin'de irili ufaklı çok sayıda abbara var. Sokakları birbirine bağlayan, yazın altında serinlenen küçük geçitler. Kafanızı yukarı kaldırınca bir evin salonundaki misafir sohbetine iştirak ediyor gibisiniz… Gizemi de burada bence.

Müze'de Nasra Teyze ile ilgili bir bölüm vardı, çıkışta nerede buluruz, tanışalım dedik, el yapımı boyama ve baskı yapan Nasra Teyze'ye yetişememişiz, o artık Mardin’ i uzaklardan seyrediyormuş.

Nasra Teyze, hayatının son baharına kadar, bezlerin üzerine babasından kalan tahta kalıplar ve kendi yaptığı kök boyalar ile motif çizip, boyayan, Mardin’in geç keşfedilmiş son ressamlarındanmış. Türkçe bilmiyormuş, evde Süryanice, komşularla Arapça konuşuyormuş, yaptıklarını evinde gelenlere gösteriyor, geç gelen şöhreti ile mutlu mutlu yaşıyormuş…

Meryem Ana Kilisesi yanı başında Kent Müzesi’nin, ama bizdeki şans ile O’nun da kapıları kapalı bize… Tadilattaymış.

Bir daha gelmek için iki bahanemiz var artık.

karısık

Kadınlar canları sıkılınca ne yapar..! Saçlarımızla oynayamayacağımıza göre cebimizdeki para ile oynadık biz de. Esnafın yüzünü güldürdük. Seçim ertesi gittik ya dertlilerdi zaten, uzun uzun anlattılar, dörtgöz bekliyorlardı bizi.

Badem şekeri aldık, kilolarca. “Hayalet şeker” de diyor burda bazıları. Kilosu 25 TL, sıcak sıcak avuçladık her gittiğimiz dükkanda. Tarçınlısı ağır geldi, seven sever. Leblebi aldık şekerlisinden. Artuk Bey’den kahve. Özel bir karışımları var, 7 çeşit kahve, 3 bitkinin karışımı ile hazırladıkları, her gelene tattırıyorlar, ilaç gibi geldi, bildik dibekte karar kıldık, hediyelik aldık.

karısık

Dükkan dükkan dolaşhık, Şahmeran Efsanesi'ni cam altında, bakırda, takı da, kumaşta yakaladık.

Bilir misiniz Farsça yılanların şahı anlamına gelen ama tüm betimlemelerde dişi olan ‘Şah-ı meran’ ın hikayesini…     

karısık

Bu efsaneye daha çok özellikle yılanlı bölge olan Tarsus ilçesinde ve Mardin yöresinde inanılır.

Ben Murathan Mungan’ın Cenk Hikayeleri kitabındaki ilk hikaye olan ‘Şahmeran’ın Bacakları’nda rastlamıştım. Mungan sokaklardan babası tarafından koparılıp çocuk yaşta Şahmerancı (Şahmeran nakşedip satan) yanına çırak verilen İlyas’ın hikayesinde efsaneyi kendince yorumlamış, İlyas’ın gözünden; kendi erkek, yüzü kadın, başı insan, altı yılan; kırkbacağı da yılan olan, tacı simli ve nakışlı; kuyruğundan başına dek kıvrılmış duran yaratığı güzel ve korkutucu olarak betimlemişti.

Her şahmerancı aynı çizermiş aslında yüzlerce Şahmeran’ı ama hiçbiri ötekine benzemezmiş ve çıraklarına “Sen çizeceksin Şahmeran’ı şimdiye kadar çizilenler Şahmeran değil, senin çizdiğin Şahmeran olacak” dermiş ve eklermiş,  “Sen çizemezsen, senin çırağın, O da çizemezse, O’nun çırağı çizecek. Böyle düşünülmezse Şahmeran hiç çizilmez” dermiş.

Şahmeran’ın hikayesine gelince, binlerce yıl önce yerin yedi kat altında yaşayan meran adı verilen yılanlar, akıllı ve şefkatli barış içinde yaşıyorlarmış. Meranların kraliçesi genç ve güzel, belden aşağısı yılan, yukarısı kadın olan Şah-ı Meran’ı  ilk gören insan, fakir ama onurlu genç, oduncu Camşab. Camşab’ı arkadaşları bal dolu mağaraya indirmiş, orada pay kavgası yüzünden yüzüstü bırakılmış ve güzeller güzeli Şahmeran’a rastlaması arkadaş ihaneti sonucu olmuş. Senelerce orada onunla yaşamış ama ailesini özlediği için O’nu gördüğünü kimselere söylemeyeceğine dair söz vererek yanından ayrılmış, yıllarca da kimseye söylemeden yaşamış ama ülke padişahının hastalanması ile Şahmeran’ın etine ihtiyaç duyulmuş. Camşab Şahmeran’ın yerini söylerek O’na ihanet etmiş ve kesilip kaynatılarak içilen Şahmeran’ın suyu kötü veziri öldürmüş, eti padişahı iyileştirmiş. Böylece boşalan vezir koltuğuna oturan insanlığın yüzkarası Camşab yaptığı haysiyetsizlik ile başını nasıl rahat bir şekilde yastığına koyup mutlu ve mesut yaşamış soru işareti.

karısık

Bir diğer efsane de başroldeki delikanlının adı Tahmasp… Tahmasp’a ait tasvirler daha cömert. Gözümüzün önüne getirmekse amaç, uzun boylu, geniş omuzlu, esmer tenli, çok yakışıklı, Kenan İmirzalıoğlu kıvamında bir delikanlı Tahmasp ve bu sefer mağaraya yanlışlıkla giriyor, arkadaş ihaneti yok, kader ve tarihin en soylu aşkı sözkonusu ama geçen zaman ile Tahmasp anasını (ki bence gelin-kaynana olayı o zamanda da olduğunu bize anlatılıyor) ve yeryüzü nimetlerini (!) özlemiş. Şahmeran önce bu ihanete karşı gelse de sevdiğinin gözü önünde erimesine gönlü razı olmamış, bile bile lades diyip “bu topraklarda aşklar ölümünedir” diye ekleyerek gönülsüzce izin vermiş. Tek şartı “insanlar ile beraber aynı suya girme, beni de kimselere deme” olmuş. Tahmasp yeminler ederek yanından ayrılmış ve diğer efsaneye benzer marangozluk yaparak geçimini sağlayıp yaşamaya başlamış. Bu efsanede  de aynı kötü vezir ve hasta padişah sözkonusu. Gene yılan eti yiyerek ele geçen sihirli güç, ölümsüzlük, sağlık ve şifa bulma da diğer mevzu tabii. Vezirin emri ile suya sokulan halk ve suya girince bütün vücudunun yılanlarınki gibi pullarla kaplandığını gören, işkenceler ile Şah-ı Meran’ın yerini söylemek zorunda bırakılan Tahmasp. Bu efsanedeki sonda Şahmeran, “Kim ki benim kuyruğumdan bir parça koparıp yerse O bütün dünyanın sırrına ve gizemine vakıf olacak. Her kim ki benim kafamdan bir parça koparıp yerse o da o anda öte dünyayı boylayacak” diyor.

Kötü kalpli vezir elindeki kocaman kılıcı ile atılıp Şahmeranın bedenini iki parçaya ayırıp, kuyruğundan bir parça koparıyor. Tahmasp da duyduğu acı ve utancın etkisi ile fırlayıp oracıkta ölmek için sevdiğinin kafasından bir parça ısırıveriyor. Kötü kalpli vezir kuyruktan kopardığı parçayı ağzına atar atmaz oracıkta can veriyor. Tahmasp'a ise hiçbir şey olmuyor. Şahmeran son anda yaptığı plan ile bütün bilgisinin sevdiğine geçmesine sebep olmuş yani. Ancak Tahmasp sevdiğini kaybetmenin acısına dayanamayarak kendisini dışarı atmış ve dağ bayır, ülke ülke dolaşmaya başlamış. O günden sonrada Lokman Hekim efsanesi almış başını yürümüş.

Farklı farklı sonları da var hikaye’nin. Yılanların Şahmeran’ın öldüğünü bilmeyip O’nu beklediği, Şahmeran’ın bu beraberlikten doğan kızı ile ilgili rivayetler, yılanların öç almak için yeryüzüne çıkacağı beklentisi gibi çeşit, çeşit sonlar.

Yörede Şahmeran motifi kim bulundurursa ona uğur ve bereket getirdiğine inanılıyor, ben hikayesini dinledikten sonra kulağıma küpe yapıyorum..!

Anlatılan efsane Şahmeran’ın insanoğluna olan sadakatini ve iyi niyetine karşılık gördüğü ihaneti ne kadar tanıdık değil mi bize?  

Menfaat uğruna yapılanlar, herşeye hükmetme çabası, ölümsüzlük uğruna kaybedilenler ile kazanılanın sadece görülmeyen anlamsız bir yalnız komutanlık olması.

Yıllar öncesinden gelen kulaktan kulağa bu zamana kadar varan ama hala anlaşılmayan hikaye…

Alışveriş bitti, karnımız zil çalıyor, yediğimiz avuç avuç kuruyemişler hala midemizde ama Beyazsu’ya doğru yola çıkıyoruz.

(devamı gelecek…)

Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir