Connect with us

Editörden

“Biz Daha Millet Olamadık”

Published

on

[email protected]

Budapeşte’nin salaş bir meyhanesinde dönemin Kültür Bakanı Fikri Sağlar başkanlığındaki Türk heyeti onuruna verilen akşam yemeğinde merhum Ahmet Kabaklı ile yan yana oturuyorduk.

Macaristan, sosyalist rejimden henüz çıkmış.

Macar Hükümeti, resmi heyete akşam yemeği veriyor.

Ama mekanda bir gariplik var.

Türk heyeti,  40-50 kişilik devasa büyüklükte kalın, ahşap bir masaya yerleştirildi.

Resmi heyete ayrılan masada da etraftaki diğer masalarda da masa örtüsü yok.

Koyu kahverengi masaların üzerinde yanan mumlar ve aylardır birikmiş mum tortusu…

Protokol yemeklerindeki alışılagelmiş şatafat yok.

Salonun bir köşesinde pes perdeden canlı müzik yapan viyolonsel, keman ve akordeon üçlüsünün sesini çatal kaşık sesleri bastırıyor.

Koca salonda kocaman bir masanın etrafındaki Türk heyetinden başka kimseler yok.

Herkes yanında oturanlarla farklı konularda sohbete dalmış, Türkiye’deki siyasi atmosferin kulağını çınlatıyor.

Bir süre sonra etrafımızdaki irili ufaklı masaların dolduğunu bile fark edemedik.

Akşamın ilk saatlerindeki ıssızlık, salonu dolduran Macarlarla kalabalık bir gürültüye boğulmuştu.

Viyolonsel, keman ve akordiyon üçlüsü salondakileri coşturmaya başlayıncaya kadar kendimizi resmi bir heyet yemeğinde sanıyorduk.

Oysa büyük bir koronun tam ortasında kalmış turist kafilesi gibiydik.

Dakikalar ilerledikçe Macarlar müzikle bütünleşti.

Şaşkınlığım,  hayranlığa dönüştü.

Onların sesi yükseldi, biz sustuk.

Sarhoş olduğunu zannettiğimiz bir koro, müzik ziyafeti çekiyor…

Şarkıdan şarkıya geçiyor…

Neredeyse Kızıl Ordu Korosu ile kıyaslayacağım bir bütünlük. Müthiş bir ahenk. Kimse detone olmuyor. Tek bir çatlak ses  yok.

Kıskandım.

Komplekse kapıldım.

Bir şarkı, bu kadar mı güzel paylaşılır…

Macarlar, mutluluğu paylaşırken ben de şaşkınlığımı merhum Ahmet Kabaklı ile paylaştım.

Kulağına eğilip, “Hocam bu nasıl bir ahenk?  Biz İstiklal Marşı’nı bile on kişi ile böyle seslendiremiyoruz… Macarlar bu ahengi nasıl yakalıyor?  Nedir bunun sırrı?” dedim.

Hiç ikirciklenmeden o da kulağıma eğildi, “Biz daha millet olamadık evladım.” dedi.

Macarların müzik ziyafetini gıpta ile dinlerken merhum Kabaklı’nın sözleri ile idrak yollarım kana bulandı.

Bıçak gibi keskin ve soğuk…

Acımasız…

Tüm bildiklerim tepetaklak…

Türk milliyetçilerinin duayen ismi, tüyler ürperten bir şey fısıldıyordu  kulağıma…

Bir şey… Bütün tanımları yıkan bir şey…

Milliyetçilerin doktrineri, kendi doktrininin temellerini dinamitliyordu.

“İdealin konuştuğu yerde vicdan susar” diyen düşünüre inat, vicdanı ile konuşuyordu…

Yıl 1994… Merhum Kabaklı Budapeşte’de kulağıma fısıldarken herkesten gizlediği kanayan yarasını gösteriyordu. Aynı günlerde, birileri de Bingöl’de toplumun kabuk bağlayan yarasını kanatıyordu.

Daha sonra başbakanlık koltuğuna oturacak olan merhum Necmettin Erbakan, Bingöl’de, “Siz Türküm, doğruyum, çalışkanım derseniz bir başkası, ben de Kürdüm, daha doğruyum, daha çalışkanım der” diye haykırıyordu.

Kabaklı ve Erbakan… İkisi de muhafazakar düşüncelerin türbedarı.  İkisi de kutsalların bekçisi.  Biri vicdanındaki yarayı kanatmaktan korkuyor, diğeri “kanlı ya da kansız” ikbal peşinde koşuyor…

Sonuç?

Yıl  2011…  Ölüm döşeğindeki merhum Erbakan, Namık Kemal Zeybek’e,  “Namık Kemal, vatan ve memleket tehlikede. Vatanı ve memleketi kurtar” diyor.

Yıllar önce istikbali göremeyenlerin kalp gözü, ukbâya göçerken mi açıldı?

Bugüne kadar hangi dikensiz gül bahçesindeydiniz de vatan ve memleketin tehlikede olduğunu göremediniz?

Bingöl mitinginde, “Kürt” “Türk” ayırımı yaparken ucuz siyasetin bedelinin ağır olacağını hiç mi düşünmediniz?

Bugünkü, “Sivil itaatsizlik..!”

(Yazımın bu bölümünde otosansür uyguladığımı alenen ifşa ederim!)

Siyaset niyet işidir, amel değil.

O niyet, Anayasa’nın 81. maddesidir.

İbn-i Haldun’dan Aristo’ya, Cevdet Paşa’dan Atatürk’e kadar “ulus-millet” tanımı hep yapılageldi. Kimi İslami birlikteliği, kimi soy birlikteliği, kimi iradi, kimi coğrafi birlikteliği temel aldı. Ama hiçbir tanım, Macar halkının tek ses halinde şarkı söylemesi gibi elle tutulur, gözle görülür, imrenilir olmadı. O gün Budapeşte’de gördüm ki, millet olmak, hissetmektir. Millet olmak, niyet etmektir…

Peki biz, merhum Ahmet Kabaklı’nın dediği gibi, “Henüz millet olamadık mı?”

El cevap: Araftayız…

Vesselam…