Connect with us

Sinemalar'da Bu Hafta

33. İstanbul Film Festivali

Published

on

5-20 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek 33. İstanbul Film Festivali’nin biletleri 22 Mart Cumartesi sabahından itibaren satışa çıkacak.  Sinemaseverler Festival biletlerini, 

-Apple-tab-span” style=”white-space:pre”> Biletix satış noktaları,
– Biletix çağrı merkezi (0216 556 98 00),
– Biletix web sitesi (www.biletix.com) ve
– Hizmet bedelsiz olarak Atlas ve Rexx sinemalarında açılacak ana gişelerden alınabilecek.
 
33. İstanbul Film Festivali’nde bilet fiyatları tam 16 TL, öğrenci ile 65 yaş ve üstü sinemaseverler için ise, saat 21.30 seansları ve Akbank Galaları’nın ilk gösterimleri haricinde 11 TL olacak. Akbank Galaları bölümündeki filmlerin Atlas Sineması’nda yapılacak olan ilk gösterimlerinin bilet fiyatları herkes için 20 TL olacak.
 
İndirimli bilet uygulaması bu yıl da devam edecek. İstanbul Modern ve Pera müzelerinin salonlarındaki gösterimlerin tümü, diğer salonlardaki gösterimlerin ise hafta içi 11.00, 13.30 ve 16.00 seansları yalnızca 6 TL olacak.
 
11.00, 13.30, 16.00, 19.00 ve 21.30 seanslarına ek olarak, festivalin büyük ilgi gören “Geceyarısı Çılgınlığı” bölümünün filmleri cuma ve cumartesi geceleri 24.00 seansında izleyicilerle buluşacak.
 
Festival Sponsoru Akbank’ın Axess Kart sahipleri festival boyunca hafta içi gündüz seansları hariç satın alacakları biletlerde %20 özel indirimden yararlanacaklar.
 
Lale üyeleri festival biletleri için ön satış ve özel indirimlerden yararlanabilecekler. Lale Kart sahipleri için indirimli ön satış dönemi 18 Mart Salı günü başladı. Siyah Lale üyeleri 18 Mart, Beyaz, Kırmızı ve Sarı Lale Üyeleri ise 21 Mart’a kadar biletlerini özel indirimlerle temin edebilecekler. Lale üyeleri öncelikli biletlerini Atlas ve Rexx sinemalarının yanısıra Lale Kart İletişim Merkezi ve Biletix web sitesinden alabilecekler.
 
Festivaldeki filmlerin bilgileri, festivalin çizelgesi, etkinlikleri ve tüm detaylarını içeren festival kitapçığı, festival sinemalarından 5 TL üzerinden temin edilebilir.
 
Festival programına festivalin resmî web sitesi film.iksv.org’un yanı sıra İKSV Mobil’den de ulaşılabilir. İKSV Mobil uygulaması AppStore ve Google Play Store’dan ücretsiz olarak indirilebilir.

FESTİVAL PROGRAMINDAKİ YASAKLI FİLM NYMPHOMANİAC GÖSTERİLEBİLECEK Mİ?

Türkiye'de gösterimi yasaklanan Nymphomaniac serisi 1 ve 2 de festivalin programı çerçevesinde gösterime girecek. Ancak bu filmlerin gösterime girip girmeyeceği konusunda organizasyon yetkilileri ve filmin dağıtımcısı da net bir bilgi veremiyor.

33. İSTANBUL FİLM FESTİVALİ PROGRAM İÇERİĞİNE İLİŞKİN BİLGİ NOTLARI

ULUSLARARASI YARIŞMA

Sanat ve sanatçının dünyasını sinemayla buluşturan ya da edebiyat eserlerini beyazperdeye taşıyan filmler bu yıl da festivalin büyük ödülü Altın Lale için yarışacak. Uluslararası Altın Lale Ödülü, İKSV eski yönetim kurulu başkanı ve İstanbul Film Festivali kurucularından Şakir Eczacıbaşı adına veriliyor.

SİNEMADA İNSAN HAKLARI YARIŞMASI

Avrupa Konseyi ve Eurimages işbirliğiyle 2007’den bu yana yalnızca İstanbul Film Festivali’nde verilen Avrupa Konseyi Sinema Ödülü (FACE), bu bölümde yer alan ve insan hakları konusunda kamuoyunda duyarlılık ve bilinç uyandıran, bu konunun öneminin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunan bir filme veriliyor.

TÜRKİYE SİNEMASI 2013-2014 ULUSAL YARIŞMA DIŞI YENİ TÜRKİYE SİNEMASI

Bu katogorıde Silsile, Şarkı Seyleyen Kadınlar, Sesime Gel, Gittiler “Sair ve Meçhul”, Kumun Tadı, Bir Varmış Bir Yokmuş, Ben O Değilim, Deniz Seviyesi, Ayhan Hanım ve İtirazım Var filmleri gösterilecek.

BELGESELLER HİSAR KISA FİLM SEÇKİSİ

Bu katogoride Dileğim Barış Olsun, Saklı Dil, Diyar, Türkiye'de Caz, 33 Yıllık Direniş-Berfo Ana, Külkedisi Değiliz, Olağan Haller, O İklimde Kalırdı Acılar, Tepecik Hayal Okulu, Nergi İle İstanbul'da, Fırtına Emine, Yeryüzü Aşkının Yüzü Oluncaya Dek, Uzak filmleri gösterilecek.

ÖZEL GÖSTERİM: TÜRK KLASİKLERİ YENİDEN

Özel Gösterim'de bu sene Yavuz Turgul'un “Muhsin Bey”i var… İstanbul Film Festivali, Groupama işbirliğiyle Türk sinemasının önemli yapıtlarını restore ettirerek gün ışığına çıkarıyor ve bu klasiklerin yeni kopyalarını Türk sinemasına kazandırıyor. Sinemaseverler 2006’da festivalden Sinema Onur Ödülü alan Yavuz Turgul’un yazıp yönettiği Muhsin Bey filmini Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Prof. Sami Şekeroğlu Sinema-TV Merkezi tarafından restore edilmiş kopyasıyla izleyebilecek.

AKBANK GALALARI

Geniş kitlelere seslenen, ünlü yıldızların usta yönetmenlerle buluştuğu, merakla beklenen, çoğu ödüllü parlak filmlerin Türkiye prömiyerleri Atlas Sineması’nda yapılacak.
Bu katogoride sinemaseverler Berlin Film Festivali'nin açılışını yapan ve çok yoğun ilgi gören Büyek Budapeşte Oteli başta olmak üzere Umudun Peşinde, Aşk Bulmacası, Kitap Hırsızı, Kürklü Venüs, Sözcükler ve Resimler, Düşman, Tutsak ve Görünmeyen Kadın yapıtlarını izleyebilecek.

USTALAR

Programın USTALAR bölümünde, Hâlâ formda, hâlâ dünya sinemasına yön vermeyi sürdüren, yıllara meydan okuyan, ödüle doymayan usta yönetmenlerin en son filmleri olacak.
Programın USTALAR, bölümünde olası bir adli ya da asayiş olayının yaşanması da mümkün. Zira bu bölümde Türkiye'de gösterimi yasaklanan İTİRAF 1 (Nymphomanıac-1) ile İTİRAF 2 (Nymphomanıac-2) de pdogram dahilinde görülüyor. Bu filmlerin gösterimi noktasında krizin çıkması muhtemel. Ancak, organizasyonu gerçekleştirenlerin bu konuda nasıl bir yol izleyeceği de merak konusu.

Ustalar bölümünde sinemaseverler ayrıca, Şeytan Düğümü, Kıskançlık, Sıfır Teorisi, Son Hain, Köpeklerin Tarlası, Diplomasi, Scola Fellini'yi Anlatıyor, Dışişleri ve Walesa gibi yapımları  da izleme olanağı bulacak.

DÜNYA FESTİVALLERİ'NDEN

Uluslararası film festivallerinde öne çıkan, dünyanın dört bir yanından çoğu ödüllü filmlerden oluşan bu bölüm, en son sinema akımlarını yansıtıyor, dünya sinemasının en yeni yapıtlarını bir araya getiriyor.

YENİ BİR BAKIŞ

İlk veya ikinci filmlerini çekerken dünya sinemasına farklı bir soluk getiren, özgün yaklaşımlarıyla beğeni toplayan genç yönetmenlerin uluslararası festivallerde dikkat çeken, geleceğin klasikleri olmaya aday yapıtları bu bölümde yer alıyor.

NTV BELGESEL KUŞAĞI

Siyaset, sanat, sinema, spor, şehircilik, edebiyat, müzik, finans, insan hakları, adalet, savaş, göç, televizyon ve eğitim gibi farklı konuları işleyen bu filmler, toplumsal değişimleri ele alıp gerçeği belgelerken alışılmadık ve çarpıcı tarzlar izliyor.

MAYINLI BÖLGE

Tarzı, yaklaşımı, tekniği ya da anlatımı farklı, alışılmadık, öncü, bazen zorlayıcı, sivri, bazen deneysel filmlerden oluşan bu bölüm özellikle keşifçi sinefillere sesleniyor. Sinemanın aykırı ruhları Mayınlı Bölge’de dolaşıyor.

ANTİDEPRESAN

Sinema hep izleyicisini güldürmenin yollarını aradı. Siyasal taşlama, durum komedisi, kara komedi, romantik komedi gibi farklı alt türler işte böyle ortaya çıktı ve mizah, sinemanın vazgeçilmez öğelerinden oldu. Festival bu en yaygın, en zor ve en keyifli türe özel bir bölüm ayırıyor; hayatı hafife alan, eğlendirirken düşündüren, mizaha ve dünyaya beklenmedik, ters köşelerden bakan olağanüstü filmlerden olağanüstü bir seçki sunuyor. Hayat, ciddiye alınmayacak kadar kısa.

ÇOCUK MÖNÜSÜ

Uluslararası çocuk filmi festivallerinde beğeni toplayan bu yapımlar aile boyu izlenebilecek filmlerin en iyi, en yeni, en sürükleyici, en öğretici olanları. Hem çocuklar hem de aileleri için…

GECEYARISI ÇILGINLIĞI

Uyarıcı, sarsıcı, kışkırtıcı filmleri uykuya tercih edenlerin dört gözle beklediği geleneksel geceyarısı sineması geç saatlere meydan okuyor. Festival boyunca cumartesi geceleri saat 24.00’te birer film sizi huzursuz edip uykunuzu kaçıracak.

NERDESİN AŞKIM?

Bu bölümde romantik filmler yer alacak.

SAVAŞ VE HATIRALAR: ALEKSEY GERMAN FİLMLERİ

İstediğimiz videoya anında ve kesintisiz ulaşabildiğimiz, dilersek her filmi DVD olarak elde ettiğimiz bu Netflix çağında insan, sinema alanında keşfedilmemiş hiçbir toprak kalmadığı, dünyadaki tüm sinema hazinesinin salonda bizim bir tıkımızı beklediği düşüncesi çok cazip ve rahat gelebilir. Gelgelelim, işin aslı öyle değil; sinema tarihinde bir Aleksey German var ki, her ne kadar tartışmasız bir şekilde, günümüzün en büyük yönetmenlerden biri olsa da, çektiği filmler (Fransızlarla ortak yapılan Hrustalyov, Arabamı Getir! hariç) memleketi Rusya dışında neredeyse hiç uluslararası dağıtıma çıkmadı ve İngilizce konuşulan ülkelerde evde izlenecek bir formatta yayınlanmadı.

Aslına bakarsanız, German’ın filmlerini uzun zamandır savunan küçük ama coşkun bir kitle var. Beş filmin tümü göz kamaştırıcı siyah-beyaz formatında çekilmiş ve Scorsese ve De Palma’nın elinden çıkan en usta işi çekimler ayarında, karmaşık, detaylara saplantılı bir şekilde özen gösteren kamera kaydırmalı teknikler kullanılmış. German’ın tutkunları arasında, Lincoln Center Film Derneği de yer alıyor. Dernek, 1987 yılında, Yeni Yönetmenler / Yeni Filmler kategorisinde göstermek için Arkadaşım İvan Lapşin filmini seçti. (İşin tuhafı, bu film German’ın dördüncü uzun metrajlı çalışmasıydı.) Daha sonra, 1998 yılında, New York Film Festivali’nde de Hrustalyov gösterime girdi. (Her iki film de The New York Times eleştirmenlerinin hışmına uğradı.) Ama günümüzde, en iddialı sanatsal film izleyicisinin bile, German’ın bir filmini izlemiş olmasını bırakın, yönetmenin adını dahi duymuşluğu yoktur. İşte bu retrospektifin amacı, bu ikilemi az da olsa gidermeye çalışmaktır.

German 1938’de Leningrad’da Sovyetlerin kültürel eliti sayılacak bir ailede dünyaya geldi. Babası Yuri German, akşam yemeklerinde Stalin ve Gorki’yle aynı masayı paylaşan bir yazar, oyun yazarı, muhabir ve senaristti. Bu babanın yazıları bazen doğrudan doğruya, bazen de dolaylı yollardan, oğlunun çektiği filmlere mutlaka yansıdı. Oğul German hem tiyatro, hem de sinema okudu. Sinema okurken, Hamlet ve Kral Lear’in son derece usta işi sinema uyarlamalarına imza atan büyük sinemacı Grigory Kozintsev’den el aldı. Daha sonra, Sovyetler’in o zamanlar müthiş zengin olan stüdyo sisteminde her işe koşarak çalışmaya başladı.

Ancak, daha ilk günden German’ın, bu tıkır tıkır işleyen makinenin içinde, sivrilik yapacağı belliydi. Yedinci Uydu adlı yapıtının hak sahipliği konusunda yönetmen Grigori Aronov ile sürtüşmeye başladı. Yetmezmiş gibi, bir sonraki başyapıtı Kahraman Mı, Hain mi? filminde devlet yetkilileriyle öylesine ters düştü ki, film sonraki on beş yıl boyunca baskı gördü.

Her ne kadar German (senaryoları ortaklaşa yazdığı eşi Svetlana Karmalita ile) o yıllardan bugüne çalışmalarını sürdürmüş olsa da, niyetlendiği projelerin yapımı hep uzun süre ertelenmek zorunda kaldı. Buna bazen bütçenin çökmesi (Hrustalyov filminde bu olmuştu), bazen de Sovyetler Birliği’nin çökmesi neden oldu. (German’ın Stalin rolünde Amerikalı bir oyuncuyu oynatmayı reddetmesini de nedenler arasında saymak lazım, tabii.) Her şeye rağmen, German, tıpkı kendi yarattığı bilgiç ama savaş yorgunu kahramanlar gibi, yılmadı ve sonuçta, modern sinema bağlamında, dünyanın en insani ve sinematik açıdan en zengin yapıtlarını ortaya koydu. Bu usta yönetmen, yapım süreci on yıllardır süren altıncı filmini (Arkady ve Boris Sturgatsky kardeşlerin Tanrı Olmak Zor İş adlı bilimkurgu romanının sinema uyarlaması) tamamlamak üzereyken hayata veda etti. German’ın tüm filmlerini izleyicilerle buluşturmaktan büyük mutluluk duyuyoruz. – – Alla Verlotsky (Seagull Films)

Bu retrospektif, Seagull Films ve Lincoln Center Film Derneği ile Lenfilm Studio işbirliğiyle derlenmiştir.

MK2 40. YIL

Theo Angelopoulos, Michael Haneke, Fatih Akın gibi saygın yönetmenlerle çalışan yönetmen ve yapımcı Marin Karmitz, 1974’te kurduğu MK2 yapım ve dağıtım şirketiyle Fransa’nın en önemli bağımsız sinema öncülerinden sayılıyor. Bünyesinde altmışı aşkın sinema salonu da barındıran MK2, bugüne dek yapımını üstlendiği yüzden fazla film ve kazandığı yüzden fazla uluslararası ödülle dünya film endüstrisine de büyük katkılar sağladı. Şirketin 40. yılına adanan bu özel bölümde, daha önce festival kapsamında gösterilmemiş MK2 filmleri izleyiciyle buluşacak. Sinema kariyerinin 40. yılını tamamlayan Marin Karmitz de Sinema Onur Ödülü’nü almak üzere festivalin konuğu olacak.

ASLI GİBİDİR

Bu bölümde Kuzen Jules, Dehşetin Bedeli ve Baal yapımları gösterilecek.

POLANYA DENEYSEL CANLANDIRMA SİNEMASI ANTOLOJİSİ

Polonya’da köklü bir soyut film geleneği var. Soyut sanata en yakın sinema türü sayılan soyut film geleneğinde, filmler insanda bir ressamın elinden çıkmış izlenimi uyandırıyor. Örnek vermek gerekirse, Mieczysław Waśkowski’nin 1958 yapımı Somnam­bulicy / Uyurgezerler filmi, Natalia Wilkoszewska’nın 2003 yapımı Muka filmi ve Olga Wroniewicz’in 2004 yapımı 1-39-C filmini sayabiliriz. Öte yandan, beyaz perdede soyut çalışmanın farklı bir yolu daha vardır ki, bu da gerçekten var olan nesneleri sıra dışı bir biçimde fotoğraflayarak bu nesnelerin gerçekdışı ya da tuhaf görünmesini sağlamak.  Kazimierz Urbański’nin 1980 yapımı Demony / İblisler filmi ve Polonya’da avangart sinemanın öncüsü sayılan Stefan ve Franciszka Themerson’ın 1944-1945 yıllarında İngiltere’de İkinci Dünya Savaşı sırasında çektikleri Oko i ucho / Göz ve Kulak filmi, saydığımız bu ikinci soyutlama yöntemine güzel birer örnek teşkil eder. Andrzej Pawłowski’nin 1957 yapımı Kineformy Sineformlar ve Tam i Tu / Orada Burada adlı filmlerinde, yönetmenin kendi yaptığı bir aletin içinde çeşitli nesneler hareket ettirilmiş, onlardan süzülen ışık perdeye yansıtılmıştır. Józef Robakowski’nin filmleri de (1971 tarihli Prostokąt dynamiczny / Dinamik Dikdörtgen ve Test I) kendilerine özgü, daha çok yapısal filme yakın çalışmalardır. Natalia Wilkoszewska, Olga Wroniewicz ve Jakub Lech gibi daha genç yönetmenlerin yakın tarihli çalışmalarına bakarak, soyut sinemanın bugün hâlâ varlığını sürdürdüğünü söyleyebiliriz.

Jan Lenica ve Walerian Borowczyk’in ilk filmleri, çekildikleri dönemde çok önemliydiler. 1957 yapımı Był sobie raz…  / Bir Zamanlar sinema tarihinde kolaj tekniğinin doğaçlama kullanıldığı ilk filmlerden biri. 1957 yapımı Sztandar Młodych’ / Gençlik Bayrağı ise, çok satılan bir gazetenin kısacık reklam filmi. Bu filmin asıl özelliği, bir takım soyut nesnelerin, çeşitli buluntu görüntülerle beraber, doğrudan doğruya ham film üstüne çizilmiş olması.

Deneysel sinema türlerinden bir diğeri, çeşitli fotoğrafların değiştirilmesiyle oluşuyor. Bu türe örnek verelim: Kazimierz Bendkowski’nin 1975 yapımı Replika filmi ve Oscar ödüllü Zbigniew Rybczyński’nin 1975 yapımı Oj! Nie mogę się zatrzymać! / Ay, Duramıyorum! filmi. Hieronim Neumann’ın 2005 yılında çektiği Zoopraxiscope ve Józef Piwkowski’nin 1981 yılında çektiği Pierwszy film / İlk Film’de ise, sinema tarihinin ilk günlerinden kalma çeşitli görüntüler, farklı bir yorumla beyaz perdeye aktarılmıştı. Kazimierz, 1965 tarihli Urbański in Słodkie rytmy / Tatlı Ritimler adlı çalışmasında filme ısı uygulayarak, bunun ne gibi etkileri olacağını denemişti. Rybczyński’nin 1975 yapımı Nowa książka / Yeni Kitap ve Maciej Ćwiek’in 1986 tarihli Video-Disc filmlerinde ise ekran, çok sayıda küçük ekrana bölünmüştü. Jerzy Kucia’nın 1984 yılında çektiği Odpryski / Kırpık adlı filmde, günlük hayatta evde yaptığımız sıradan hareketler kasvetli birer ayine dönüşmüş. Stanisław Lenartowicz’in 1977 tarihli Portret / Portre filmiyle Andrzej Klimowski’nin 1980 tarihli Martwy cień / Ölü Gölge filmi ise, zamanın nasıl da akıp gittiğini gösteren filmler. Bu iki filmin yanı sıra, Neumann’ın 1982 tarihli Blok filmi ve Katarzyna Latałło’nun 1971 tarihli Sam sobie sterem / Kaderini Kendi Elime Almak filmi belli bir geleneğe uymayan, sınıflandırması zor filmler.

Bir grup film daha var ki bunlara, “animasyon karşıtı” denebilir. 1976 yapımı Copyright by Film Polski MCMLXXVI, Yönetmen Piotr Szulkin’in kendisinin de dediği gibi,  “avangard karşıtı” bir film. Edward Sturlis’in 1964 yılında çektiği Plaża / Plaj, Polonya’da gerçek oyuncularla animasyon karakterlerinin bir arada görüldüğü ilk film denebilir.Julian Antonisz’in 1977 tarihli Słońce – film bez kamery / Güneş: Kamera Olmayan Bir Film adlı çalışması, plastik damgaların doğrudan doğruya ham film üzerine basılmasıyla yapılan ilk film. Mariusz Wilczyński’nin çizgi filmleri ise, klasik animasyon işçiliğinin tahtını sallayan yapımlar. Bu filmlerde, görüntü titrek de olsa, insanda düpedüz sinematik bir şiir izlenimi uyandırıyor. Aynı şeyi, Wojciech Bąkowski’nin animasyon çalışmaları için de söyleyebiliriz. Janek Koza kısa filmlerinde, televizyon programlarını tiye alıyor. Televizyonla dalga geçen bir diğer yapım ise, Jerzy Kalina’nın 1979 tarihli çalışması Koło Bermudzkie / Bermuda Tekerleği. Andrzej Warchał’ın 1979 yapımı Cinéma Vérité adlı filmi pırlanta gibi bir siyasi taşlama. Siyaset demişken, 2007 yılında fotoğrafçı Tomek Sikora, seçimler için 2 spot hazırladı. Czapka / Şapka ve Ciastka / Kekler adlı bu çalışmalarda çok özel bir “animasyon karşıtı” teknik kullanıldı: Hareketsiz görüntüler arka arkaya dizildi. – Marcin Giżycki

1. DÜNYA SAVAŞI VE KRİZDEKİ MODERNİTE

İstanbul Film Festivali, I. Dünya Savaşı'nın 100. yılında, savaş sonrasında Almanya'ya dair iki filmi birlikte gösterecek. Filmlerin ismi Calıgarı: Korku Sinemaya Geldiğinde ve Bir Pazar Günü.

ÖZEL GÖSTERİM

Özel gösterimde Kırık Beyaz Laler ve Langston'u Ararken yapımları var.

ANILARINA

Geçen festivalden bu yana kaybettiğimiz sinemacıların yapıtlarıyla anıldığı bu bölümde, benzersiz karakter oyuncusu Tuncel Kurtiz’in, Fransız opera, tiyatro ve sinema yönetmeni Patrice Chéreau’nun, büyük epik filmlerin eşsiz yönetmeni David Lean’in, yemek ve erotizmin yönetmeni Bigas Luna’nın birer filmi gösterilecek.

BU İKİLİYE DİKKAT

Neden “iki”ler? İlk akla gelen cevap şu olabilir: Kültürümüzde hep karşılaştırma, zıtlık, takım tutmalar üzerinden anlaşabiliyoruz da ondan… Oysaki şu da düşünülebilir; karşıtlık dediğimiz şey aslında benzerlikler ve ortaklıklar da içerir. Asıl önemli olan da belki bunun farkına varmaktır. Bunun en yakın örneği Gezi’de oluşan, oradan memleket sathına yayılan, hiçbir zaman bir araya gelmeyeceğini düşündüğümüz kesimlerin buluşması değil mi? Dolayısıyla diyebiliriz ki Türkiye’de yıllar içerisinde çekilen ve ilk bakışta aklımıza akraba oldukları gelmeyecek birçok film de farklı zamanlarda üretilmelerine, hatta görünürde tamamen zıt konulardan bahsetmelerine rağmen benzer dertlere sahip olmuş, benzer meselelerden dem vurmuştur.

Türkiye sinemasının kalburüstü filmlerini önümüze serip, onlara değişik açılardan bakmaya çalıştıkça bu durumun farkına vardık. Ancak bu programdaki ikililer elbette her zaman “mutlu bir evlilik” sürdürmüyorlar ve seçimlerimizde ve eşleştirmelerde böyle bir amaç da gütmedik.

Sinemamızın yüz yıllık tarihine bakarken öne çıkan, hatta neredeyse kendini dayatan belli başlı temaları görmemek imkânsız. Cinsiyet rollerinin temsili; iktidar tutkusu, zorbalığı, kuralcılığı ama aynı zamanda kırılganlığıyla bu topraklardaki hâkim gücün simgesi olagelmiş erkekler; farklı şekillerde var olma mücadelesi veren kadınlar… Bu temsillerden bağımsız düşünülemeyecek anne/baba rolleri ve elbette aile… Birbirinden giderek uzaklaşır görünen ama belki de tam öyle olmayan kent, köy ve taşranın algılanış biçimleri… İstanbul’un ve hatta Beyoğlu’nun sinemamızda başlı başlına bir konu, bir hikâye anlatma sahnesi oluşu… Göç, yer değiştirme, yerinden yurdundan olma/edilme… Yakın dönemde üretilen filmlerden bahsederken mutlaka dile getirilmesi gereken Kürt meselesi… Azınlıklara bakışımız, bu konudaki dil sürçmelerimiz (bkz. Gurbet Kuşları)…

Tüm bunlara bakınca, Türkiye’nin yıllardır çözemediği, hesaplaşamadığı, hatta hesaplaşmayı reddettiği kültürel ve politik meselelerin ülkemizde üretilen filmler için de, doğal olarak, en önemli esin kaynağını oluşturduğunu görüyoruz. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da dediği gibi, adeta yazılmamış bir kural: “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor.” Bütün kültür insanları için olduğu gibi sinemacıların da önemli sorularından biri bu ve yukarıda bahsi geçen konuların Türkiye sinemasındaki aciliyeti toplumdaki aciliyetle doğru orantılı.

Örnek vermek gerekirse, programdaki ikililerden birini oluşturan Arkadaş ve Eşkıya, sadece yüksek gişe başarısına ulaşmaları ve çekildikleri dönemi temsil eden ikonik nitelikleriyle değil, zamanlarının politik iklimlerine denk düşmeleri ve taraf olmalarıyla da birbirlerine yakınlar. Daha doğrusu, kazandıkları popülarite zamanın ruhuyla bire bir ilişkili. İster kitle sineması söz konusu olsun isterse kişisel bir sinema, Türkiye’de hem film çekmek hem de film izlemek ve yorumlamak ülkenin temel meselelerinden bağımsız değildir. Hatta, bir diğer ikilide gördüğümüz gibi, film çekmenin kendisi de başlı başına bir mesele. Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak ve Bir Tuğra Kaftancıoğlu Filmi gibi biri taşrada diğeri şehirde geçen iki filmde de açığa çıkan şey, hem birbirine benzer hem de çok farklı bir dürtü, “ne olursa olsun sinema yapma” dürtüsüdür.

Türkiye’nin yüz yıllık sinema geçmişinde dönem dönem yapılan anketlerde tüm zamanların en iyileri olarak anılan çoğu filmin aslında açık şekilde belirli bir meseleye değinmesiyle öne çıktığını söylemek yanlış olmaz. Bu programı oluştururken o listelerden bir diğerini hazırlamak yerine tercihimizi ikililerden yana kullanmamızdaki bir diğer amaç da, sözü edilen meselelerin bazen hiç beklenmedik filmlere sızabildiğine dikkat çekmek. Çok farklı dönemlerden iki filmin, Küçük Hanımın Şoförü ve Her Şey Çok Güzel Olacak’ın, sıradan insanların hayallerini gerçekleştirme çabasında arabanın ve hareket arzusunun rolüne değinmeleri, böylece sosyolojik bir okumaya fırsat vermeleri gibi. Ya da: Bazıları Sıcak Sever’in yeniden çevrimi Fıstık Gibi Maşallah da, ünlü bir İtalyan fotoromanının Türkiye’de ünlü olmuş kahramanını konu edinen Killing İstanbul’da da kostüm giyerek değişmenin ötesinde, bir araya geldiklerinde Batı’dan ödünç alınan tema veya hikâyelerle yapılan yerli bir sinemaya, yani başka bir kılık değiştirme biçimine işaret etmiyorlar mı?

Batı’dan ödünç almak demişken; Türkiye’nin en temel meselelerinden “Doğulu muyuz Batılı mı?” tartışmasının bir ayağının da İstanbul’da olduğunu reddedemeyeceksek, İstanbul’un sahibinin kim olduğunu/olacağını tartışan iki filme (İstanbul’un Fethi ve Karanlık Sular) birlikte bakmak da yerindedir. Bu tartışmanın taşra ve kent arasındaki yolculukları da (Mayıs Sıkıntısı ve Yumurta) kapsadığını yadsıyamayız. Doğu ile Batı, taşra ile kent hatlarından bağımsız düşünülemeyecek iç ve dış göçün Türkiye sinemasındaki yeri de çoğunlukla gitmek ve dönememek üzerinden ilerler (Dönüş ve Duvara Karşı). Diğer yandan, Türkiye’nin Batı tarafından nasıl algılandığına dair tahayyülleri de bu çerçevede değerlendirmek gerekir (Bir Türk’e Gönül Verdim ve Hamam).

Bir toplumun özneleri olarak kendi kendimize hayal kurmak ise, toplumda olduğu gibi, sinemamızda da kendine nadiren yer bulur: Deli mi bunlar??!! Bu nedenledir ki, Aaahh Belinda ve Cazibe Hanım’ın Gündüz Düşleri gibi, belirli bir dönemden iki kadın filminin fantastik sinemaya yakınlaşma ihtiyacı duymaları anlamlıdır. Aaahh Belinda’nın Serap’ı kendini ansızın bir kâbusun içinde bulurken, Cazibe Hanım da gerçek hayattaki kâbuslardan hayal dünyasına kaçar. Aysel, Bataklı Damın Kızı ve Yatık Emine gibi kadınlar için ise hor görülme ne sonrasında uyanılacak bir kâbustur, ne de kaçabilecekleri bir hayal dünyası vardır.

Hayal kurmanın Türkiye’de bir türlü tam anlamıyla gerçekleştirilememesinden ve fantezinin fantezisinden bahsedeceksek, bunu yasaklayan ve ısrarla ayaklarımızın yere basmasını talep eden “babaları” da anmamız gerek. Yeri geldiğinde başkaldırılacak, yeri geldiğinde barış yapılacak otorite figürlerini… (İki Başlı Dev ve Babam ve Oğlum) Bazen babaların bu görevi kitlesel bir histeriye de dönüşebilir ve bunun en iyi örnekleri mahalle filmleri değil midir? Büyük bir aile olarak mahallenin hem sevimli hem de tedirgin edici yönlerini Çöpçüler Kralı ve Korkuyorum Anne’de görebiliriz. Ancak idealize edilmiş baba figürleri kadar, çocukların otoriteye bir anlam veremeyen sessiz çığlıkları da sinemamızda kendine yer bulmuştur (Teyzem ve Uçurtmayı Vurmasınlar).

Türkiye sinemasında fantezinin işlediği nadir alanlardan biri ise, halihazırda ünlü olan kişilerin bir anlamda kendilerini oynadıkları filmlerdir. Yıldızların da bir zamanlar “bizden” biri olduğuna (herkesin yükselebileceğine) dair mitler veya sıradan insanlarla buluşabileceklerine dair hayaller. Örneğin Beklenen Şarkı’da Zeki Müren, fakir bir gençken şarkı söyleyerek ünlenen Zeki’yi canlandırır. Mavi Boncuk’ta ise Emel Sayın, fidye için kendisini kaçıran adamlarla arkadaş olur.

Mavi Boncuk’ta müzik ve eğlence dünyasının tatlı yüzünü görürüz ama gazinolar ve daha da önemlisi pavyonlar sinemamızda büyük dramların mekânı da olur. Sürtük, Beyoğlu ve gösteri dünyasında geçen bir komedi-melodramken, Beyoğlu’nun Arka Yakası aynı evrenin orta sınıftan bir adamın içinden çıkamadığı bir kâbusa dönüşmesini anlatır. Beyoğlu’nda değil ama Anadolu’daki pavyonlarda (ve ucuz otellerde) geçen saplantılı bir aşk öyküsü deyince Zeki Demirkubuz’un Masumiyet ve Kader’i geliyor hemen aklımıza. Bir erkeğin mutluluk rüyasının neredeyse delilik boyutuna ulaşmasını Kader kadar, Metin Erksan’ın Kuyu’sunda da görürüz. (Tıpkı Kader’in bir eskizini Erksan’ın TV için yaptığı Hanende Melek’te görmemiz gibi.)

Ancak sinemamızda erkeklerin deliliği her zaman özyıkımla sonuçlanmaz. Örneğin Gemide’de yalıtılmış bir erkek grubunun ve onların yalnızlığının tehlikeli boyutlara ulaşabileceğini görürüz. Yalnızlar Rıhtımı ise denizdeki erkeklerin yalnızlığını romantik düzlemde ele alır, idealize bir “deniz ülkesi” olarak İstanbul’u özler. Otobüs ve Fotoğraf ise karakterlerini bir “toplu” taşıma aracında, otobüste bir araya getirir. Onların bu halini toplumun (ister gurbet İsveç, ister Türkiye) deliliğinin fotoğrafını çekmekte kullanır. Araf’ın Zehra’sı ise bir otobüste değil, otobüslerin mola verdiği bir tesiste duralamıştır. Hayatını değiştirmek, kaçmak ister ama adı üstünde araftadır. Tıpkı Tabutta Rövaşata’nın kendi arabası ve gidecek bir yeri olmayan, geceleri başkalarının arabalarında uyuyan ismiyle müsemma Mahsun’u gibi.

Gemide’nin meşhur repliği “Bir memleket gibidir gemi”yi sinemamıza da uyarlayabiliriz. Ele aldığı temalarla yüz yıllık Türkiye sineması, bu ülkenin de gemisidir; bazen şenlikli Şirket-i Hayriye vapuru, bazen de ortaçağ resimlerinin ünlü konusu “Deliler Gemisi”.

Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir